1 Temmuz 2012 Pazar

SINAVI KÖTÜ GEÇEN GENÇLERE GELECEK VADEDEN MESLEK ÖNERİLERİ: FACEBOOK FOTOĞRAFÇILIĞI

“Her şey tek bir denemeyle başladı –fotoğraflanmış nesnelerle sarılı olmamızın ortaya çıkardığı bazı estetik ve ahlaki sorunlara değinen bir makaleydi bu; -“ der Susan Sontag “Fotoğraf Üzerine” adlı fotoğrafla ilgilensin ya da ilgilenmesin herkesin mutlaka okuması gereken müthiş kitabının açılış cümlesinde. Beni bugün yazacaklarım üzerine düşünmeye başlatan an ise bir ekonomi kanalında büyük bir holdingin CEO’su ile yapılan röportajda geçen birkaç cümle. İş görüşmesine gidecek gençlere öneriler veriyordu adam ve “sanal ortamda hayatınızı paylaşmayın” diyordu. “Bu sizin ekonomik durumunuzdan, cinsel ilgilerinize, tatil tercihlerinizden, sosyal statünüze kadar birçok bilgiyi ortaya dökmeniz demektir.”
 Kızım bebekken cep telefonum ve elektronik posta kutuma bebek bezi, pudra, mama gibi ürünlerin kampanya bilgileri geliyordu. Belli ki alışveriş alışkanlıklarımız takip ediliyor. Dış dünyadaki güvenlik kameraları ara sokaklara kadar girdi. Dünyada DNA bankacılığı tartışılıyor. Birçok batılı ülke bu bankaları kurdu bile. İngiltere’da trafik suçu işlediğinizde DNA’nız alınıyor. Suçun önlenmesinde çok önemli olabilecek bu uygulamaların diğer yüzü pek tartışılmıyor. Genetik mükemmeliğinizden hastalıklarınıza kadar olan bunca intim bilgi kimin kontrolünde olacak, bu bilgilere kim ulaşacak?
Ekonomik, genetik, fiziki takibin dışında sosyal hayatınızın takibi de bağımlısı olduğunuz facebook yoluyla yapılıyor olmasın sakın? George Orwell’ın herkesi gözetleyen “Büyük Abi” kehaneti 2012’de kendini gerçekleştirmiş görünüyor. (1984’den bu yana çok zaman geçmedi...)
Belki de “sanal” ve “gerçek” olanı ilk kez tanımladığını bilmeyen Platon,” Şimdi bilgimizi ve bilgisizliğimizi şu anlatacaklarımla ölç. Yeraltında bir mağara tasarla. Mağaranın kapısı bol ışıklı bir yola açılıyor. Ama mağarada oturan insanların kolları, boyunları ve bacakları zincirlerle bağlanmış, sırtları da ışığa çevrilmiş. Öyle ki sadece karşılarındaki mağara duvarını görebiliyorlar, başlarını arkaya çeviremiyorlar, kendilerini bildikleri andan beri de burada böylece oturmaktalar. Düşün ki sırtlarının arkasındaki ışıklı yoldan bir sürü nesneler geçiyor, ışık bu nesneleri mağaranın duvarına yansıtıyor. Şimdi bu adamlar sadece mağaranın duvarına yansıyan hayalleri görebilirler, o hayalleri meydana getiren hayalleri göremezler değil mi? Bu adamların gözünde gerçeklik, asıl gerçeklerin duvarda yansıyan hayallerinden ya da gölgelerinden başka bir şey değildir...” derken bir yandan fotoğraf makinesinin nasıl çalıştığını anlatıyor, bir yandan da fotoğrafın  bir anlamda yalan söylediğini, zincirinden kurtulmayan, kurtulamayan algının, ruhun, aklın kolayca gerçek olmayana, sanal olana kapılıp gidivereceğini anlatıyor.
Artık kimse yaşadığı gerçekle yetinemeyecek gibi görünüyor. Gerçek o kadar sıkıcı ve yavan ki, duvara, kağıda ya da bir internet sayfasına düşen zahiri, “mış gibi yapmaya” hizmet ediyor.
Arkadaşlarla buluşmak, bir törene, bir konsere şahit olmak artık gerçek anlamını çoktan yitirdi. An, o an değil, facebook sayfalarında yaşanıyor, fotoğraflara bakılıyor, “etiketler” konuyor, yorumlar yazılıyor, orada olmayanlar hasetle karışık bir röntgenci duygusuyla olan bitene tanıklık ediyor. Bunun yaşanabilmesi içinse “gerçek” anda herkes fotoğraf makinelerini silah misali belinden çekiyor, -“shoot” kelimesinin hem vurmak hem de çekmek olarak kullanılması tesadüf olmasa gerek- birbirinin ve kendinin fotoğrafını çekmeye başlıyor.
Bu çılginca başkalarıyla paylaşma isteği, kendilik algısını da zedeliyor olmasın? “Oradayım, buradayım, kahve içiyorum, köfte yiyorum, örgü örüyorum, hatta duruyorum” şeklindeki durum güncellemeleri on beş dakikalığına olmasa da birkaç saniyeliğine kendini önemli hatta kendi çevresinde “ ünlü” hissettiriyor.
İşin bir de ilişkiler boyutu var elbet. “Çıkma teklif etmek, flört etmek, arkadaşlık teklif etmek” gibi benim gençliğimin naif kavramları yerini “ ilişki iletisi göndermek, dürtmek, eklemek” gibi ne idüğü belirsiz durumlara bıraktı. Genç kızlar bir sevgilileri olduğuna, gerçek hayatta yaşanan, el tutmak, yemeğe davet etmek, öpüşmek ya da en basitinden sözle ifade ile değil, facebook’un onlara söyledikleri ile ikna oluyorlar. İlişkisini güncelledi mi? İleti gönderdi mi? Birlikte paylaşılmış bir günün anlamı yok, o günün fotoğraflarının internet sayfalarında paylaşılması gerek.

20 Şubat 2012 Pazartesi

BEYİN ÖLÜMÜ

                                       Çocukluğunda kamyon şoförü olmak isteyip doktor olan bir arkadaşıma;


Her nefes alışımda zaten ölüyordum. Akciğerlerim hasta yıllardır. Havayı içime çekiyordum ama işe yaramıyordu.Sanki denizin dibine çekiliyordum.Nefesimi tutuyor,boğulmayı bekliyordum. Panik, sıkıntı, çaresizlik... Önce çırpınıyordum, sonra sanki suyun altında terliyordum. Tam ölecekken incecik bir borudan belli belirsiz hava giriyordu vücuduma. Ölmüyordum, ölemiyordum o zaman. Sonraki soluk için herşey yeniden başlıyordu ardından.
Bazen kızım, bazen oğlum, bazense her ikisi birden ben boğulurken başımda çırpınıyorlardı. Acı çekiyorlardı.Dehşet içinde yüzüme bakıyorlardı. Ama boşuna... Kim bir başkasına soluk verebilir?
Kızım doktordur. O biliyor neler yaşayacağımı, boğularak öleceğimi. Bazen gözleriyle bana ‘Keşke ölsen baba, bu son soluğun olsa.’ diyor. Ben istemez miyim sanki?

Bir trafik kazası, - üç yaralı- bir bar kavgası, -bir saçlı deri kesisi, bir kol kırığı- bir de mahalle kavgası, - kol ve bacaklarda kesikler, sıyrıklar, bir baygınlık – bir de histeri krizi... Dikiş attım, pansuman yaptım, elektro çektim. En çok da dişleri sigara ve çaydan sapsarı olmuş Uzman’la göz teması kurmaya çalıştım. Ama boşuna, bana doğru düzgün bakmadı bile. Bir iki kez bağırdı, azarladı, o kadar. Sabaha daha var. Biraz önce kalabalık sohbetlerde arada bir olana benzer bir sessizlik yaşandı acilde. Hani iştahla, birbirini dinlemeden konuşanların hepsinin bir anda susması, sonra da hep birlikte bu suskunluğa gülmeleri gibi. On dakikadır gelen giden yok. Uzman “Buralar sana emanet, ben çay içiyorum.”deyip çıktı. Buralar bana emanet. Umarım çabuk gelir, korkuyorum.

Korkuyordum ama yersizmiş korkum. Son nefesimden yani son mücadelemden sonra bir rahatlık çöktü üstüme. Sanki kaslarım gevşedi, hafifledim. Bir daha boğulmama gerek olmadığını söyledi vücudum. Sanki son kez nefes almadım da esnedim. Derin bir uykuya dalmış gibiyim.Rahatım. Kurtuldum.
Acil odasına telaşla girip çıkıyorlar. Hemşireler, bir de genç doktor. Doktor yatanın üzerine eğilmiş. Kalp masajı yapıyor. Kapının önünde bir genç kadın, bir de genç erkek bekliyor. Kadın ağlıyor. Kızım bu. Keşke ağlamasa, iyiyim ben artık. Odanın köşesinde durmuş olup biteni seyrediyorum. Doktorun alnı terden boncuk boncuk olmuş. Sürekli birini çağırıyor. Gelen giden yok. Öldüm işte, gitme vakti geldi.
Ne olurdu on dakika sonra gelseydi. Uzman buradayken. Buralar sana emanet demişti. O zaman elimden geleni yapmalıyım. Onu geri döndürmeliyim. Kapıda yakınları korkuyla bekliyor. Bugüne kadar kimseye ölüm haberi vermedim. Bu akşam da vermeyeceğim. Kalp masajı yaparken bilgilerimi tekrar tekrar gözden geçiriyorum. Atladığım birşey olmamalı. Hemşireler Uzman’ı bulamadı. Güya çay içmeye gitmişti, kesin bir yerlerde uyuyordur adi herif. “Hadi amca, dön geri.” Çocukların burada, Uzman yok, buralar bana emanet.

Gitme vakti demiştim, neden odadan çıkamıyorum? Ölmedim mi ben? Olan biteni izlemeye dalmışım. Genç doktor canını dişine taktı. Belli etmemeye çalışıyor ama çok korkuyor. Korkusunu içimde hissediyorum. Keşke yaşarken de böyle hissedebilseydim. Hayat ne kolay olurdu. Herkesin hissettiğini kendi hissim sayardım. Kimseye kırılmaz, kimseyle tartışmazdım. Ölüyor olmanın lüksü olmalı bu. Tek kelime etmiyor genç doktor. Ama sanki benimle konuşuyormuşçasına, tane tane duyabiliyorum onu. Kendini sakinleştirmeye çalışıyor, derslerde öğrendiklerini geçiriyor aklından. Kimseye ölüm haberi vermemiş, bu ilk olacak. Ölümü dillendirmeye benimle başlaması iyi,  yaşlı ve hasta bir adamım ben. Yıllardır ölmeyi bekliyorum zaten. Çocuklarım ölmemi bekliyor. Hepimiz için en iyisi bu. Genç doktor dışında.

Kalp masajını durdurdum. İki saniye bekledim. İşte oldu, kalbi atmaya başladı. Ciğerlerine kadar inen tüpün ucundaki hava pompasını sıkmaya başladım. Kalbi atıyor ya birazdan soluğu da düzelecek. Başardım işte, bu gece kimseye ölüm haberi vermeyeğimi biliyordum. Tüm kaslarım gevşedi, içimi bir rahatlık kapladı. Kendim bile inanmamıştım ama işe yaradı. Başımı kaldırdığımda Uzman”ı gördüm. Mutlu görünmüyordu. Uyumaya gitmeseydi o da. Ben elimden geleni yaptım. İyi de neden bağırıyor bana? Neden hastanın kızıyla konuşmamışım? Doktormuş. Kalbinin kaç dakika önce durduğunu biliyor muymuşum? Hastalığını biliyor muymuşum? Sağ elinin parmaklarını açmış burnumun dibinde sallayıp duruyor. “Beş dakika” diyor sürekli. “Beş dakika sonra zombi olur. Tebrikler süper kahraman, yaşayan bir ölü yarattın.” Makineye bağlamakla ilgili birşeyler geveledim ağzımda ama boşuna. Hepsinin dolu olduğunu söyledi kapıyı vurup çıkarken.
Tek başına nefes alamayacak. Nefesi ben olacağım.


Ölemedim yine, bu odaya, bu bedene hapsoldum. Çıkıp gidemiyor, devam edemiyorum. Öylece durup onu seyrediyorum. Ne kadar da mutlu olmuştu kalbim atmaya başlayınca. Elindeki pompayla bana nefes veriyor. Ne kadar sürdürebilir ki bunu? Dakikalar, saatler, günler.. Bu odanın zoraki misafirleriyiz. Bu bedenin işi bitemedi henüz.
Şu an hiçbir şey düşünmüyor. Düşünse de, ben de bu böyle ne kadar sürecek bilsem. Üzgün görünüyor. Kızım da üzgün. Kapıda vücuduma çaresiz, kararsız, bilinmezlik dolu bakıyor.

Beyin ölümü... Makineler dolu. Dünyada bir haftadan fazla yaşayan yok, hatırlıyorum. Bir hafta boyunca bu pompayı hiç ara vermeden sıkabilir miyim? Hemşireler nöbet değiştirdi, Uzman kapıda sigara içiyor, başka yaralılar geldi, dikişler atıldı. Ben buradayım, bu sandalyenin üzerinde, pompayı sıkmaya devam ediyorum. Bir elim yorulunca diğer elime alıyorum. Hatta bunu bir oyuna çevirdim. On dört dakika sağ el, on altı dakika sol el. Böylece yarım saati tamamlıyorum. Amca geleli üç saat kırk altı dakika oldu. Bir dakika ne kadar uzunmuş meğer.

Kim bir başkasına soluk verebilir demiştim ya. Yanılmışım. Bu genç doktor soluğum oldu. Devam edememek ne kötü. Bırak oğlum, bırak öldüm ben. Değmez bu yaptığına, bu kadar yorulup kolunu hissetmeyecek kadar çabalamana. Bırak beni. Hem sen hem ben gidelim yolumuza. Sen derin bir nefes al, vedalaş benimle. Sonra git evine, uyu.

Ölecek biliyorum. Nasıl olsa ölecek. Ama bırakamam. Belki makinelerden biri boşalır, belki bir mucize olur. Belki Uzman bana acır, biraz da o sıkar pompayı. Bu sonuncusuna kendim bile inanmadığımdan olsa gerek farkında olmadan gülümsedim. Sonra aklım gülümsediğimi fark edip utandı. Önümde bir adam yatıyor. Soluğu benim elimde, yarı ölü. Bense gülümsüyorum.
İyi miyim? İyiyim. Daha çok dayanabilirim. On dört dakika ne kadar uzun. Sağ kolum sabırsızlıkla dinlenmeyi bekliyor. Keşke bir dergi olsaydı, bir kitap, bir ders notu, bir sigara –sigara içmem aslında -, bir bardak çay, bir arkadaş, bir radyo... Keşke amca gözünü açıp bana bir şey söyleseydi. O zaman daha kolay dayanırdım. Kim inanır ona bakınca yaşayan bir ölü olduğuna? Gözlerinin yanındaki kırışıklık tanıdık geldi bir an. Babam uyurken aynı yerde aynı kırışıklık olur, hatırlıyorum.

Hayatımı televizyon tamir ederek kazandım ben. Hep yalnız çalıştım. Küçücük bir dükkanda, küçücük bir ışık altında, küçücük bir kutunun içine eğip başımı.  Bir de cızırtılı bir ses... Yurttan sesler korosu, polis radyosu. Küçücük bir dünyam vardı benim.
Babam kamyon şoförüydü. Bazen üç ay gelmezdi eve. Annem dertli bir kadındı. Hep hüzünle bakan gözleri, gülmeyeyi bilmeyen dudakları vardı. Beni çok severdi. Okuldan döndüğümde hamur kızartmış olurdu bana. Babamı beklerdik hep. Bir keresinde babam iki günlük bir sefere beni de yanında götürmüştü. Yaz tatiliydi. Ağustosun sıcağında nefes alamadığımız bir yaz tatili. Tüm gece direksiyon salladı babam. Uyumayacağıma söz vermiştim kendi kendime. Ama çocuk bedenim uykuya yenik düşmüştü. Sabaha karşı motor durunca bir anda açıldı gözlerim. Babam kamyonun yanında sigara içiyordu. Bir tepedeydik. Atladım kapıdan aşağı. Ayağımın altındaki otlar çıtırdadı kırağıdan. Babamla birlikte tepeden baktık Sis çökmüştü ormanın üstüne. Yüksek çamların dikenleri sisi delip geçmişti. Durgun bir gölün üzerindeki yabani bataklık bitkileri gibi görünüyorlardı. Güneş bir kaç dakika sonra  doğacaktı ama ilk ışıklarını kendini daha göstermeden yollamıştı bize. Hiç ses yoktu, çıt çıkmıyordu. Hiç konuşmadan bekledik. Bir kaç dakika sonra tüm kuşlar hep bir ağızdan ötmeye başladı. Çığlık çığlığa. Babam kamyona bindirdi beni, kendi de geçti direksiyonun başına. ‘Kahvaltı edeceğiz’ dedi. Seni sadece kamyoncuların bildiği bir yere götüreceğim. ‘Hayatında yiyeceğin en iyi menemeni yiyeceksin.”
Küçük dükkanın önüne yedi sekiz kamyon park etmişti. Babam şoförlerle, çalışanlarla selamlaştı. Beni tanıştırdı. Gurur duydum. Hem kendimle hem babamla. Önüme yeşilli, kırmızılı, sarılı rengarenk bir menemen geldi. Ömrüm boyunca mutluluğun tadı o menemenin tadı oldu bana.
Ardında tuvalet olduğunu sandığım kapıyı açtığımda gördüğümü ise hayatımda bir daha hiç görmedim. Göremezdim de. Çocuk aklımın masallarda dolaşan hayal gücü bile yumurta kabuklarından bembeyaz bir dağ göreceğini bilemezdi. Kırdıkları yumurtaların kabuklarını bu boşluğa atıyorlardı. Belli ki birkaç gün birikiyordu kabuklar. Kocaman bir tepe oluyordu. Bembeyaz bir dağ. Kırılgan,yaşayan,en imkansız masalda bile rastlanması mümkün olmayan. Donakalmıştım beyaz dağın karşısında. Babamın elini omuzumda hissedene kadar gözlerimi ayıramamıştım.
Kamyoncu olmaya o gün karar verdim. Televizyon tamircisi oldum sonra.

Babam sert görünüşlü, yakışıklı bir adamdı gençken. Beni severdi biliyorum ama sevgisini gösteremezdi hiç. Dokunmazdı, dokunamazdı bana. Üzerinde takım elbisesi, bir eli benim sırtımda çektirdiğimiz siyah beyaz fotoğraf cüzdanımda. Ama elim ulaşmıyor cüzdanıma. Pompayı bırakamam. Upuzun parmakları, ince bileği, yanağındaki gamzesi. Çam ağaçlarının önünde çektirmiştik fotoğrafı. Nereden aklıma geldi bilmem, ilk fırsatta, elim ilk boş kaldığında bakacağım fotoğrafa.
Evimizin önünde bulduğumuz yaralı güvercine balkonda bakmama izin vermişti babam. Hiçbir  şey için tutturmazdım ben. Ama o güvercine bakmayı çok istemiştim.
Hiçbir şey yemiyordu güvercin. Açlıktan öleceğini düşünüp korkuyordum. İki parmağımla gagasını sıkıp ağzından içeri bir darı tanesi atıyordum aklıma geldikçe. Sonra güvercin öldü. Gömemedim güvercini. Neden öldüğünü çok merak ediyordum. Traş jiletiyle boğazını kestim ölüsünün. Ölüm nedenini anladım o an. Gagasından içeri attığım darı taneleri midesine hiç gitmemişti. Boğazında sıkışıp şişip kalmış, boğmuştu onu. Nefessizlikten ölmüştü güvercinim. Boğmuştum onu. Merak etme amca, seni nefessiz bırakmayacağım. Seni asla bırakmayacağım.

Bırak be oğlum, değmez dedim sana. Bırak gideyim. Öldüm ben, sen de biliyorsun bunu. Ya da vazgeçtim bırakma, ölümüm senin elinden olmasın. Böyle hatırlama beni. Hatta hiç hatırlama. Ne yapalım, bu gece ikimiz de buradayız.
Çok yoruldum, çok uykum geldi. Uzandım amcanın yanına. Biri genç, biri yaşlı – ve ölü – erkek yanyana, yüzyüze yatıyoruz. Aramızda bir pompa var sadece. Gözlerimin kapanmasına engel olmalıyım.
Uyuyakalmışım. Ne zamandır uyuyorum? Sadece bir dakika olmuş neyse ki. Amca bir dakikadır nefessiz. Gözünün kenarında babamınkine benzeyen kırışıklıklar üzerinden gözyaşları akıyor.

Ağlamıyorum oğlum, ağlayamam ben. Vücudum sıkıntıya girdi sadece, basit bir tepki.

Sabah oldu. Gecenin atıllığı, yalnızlığı bitti. Uzman, Hoca ile birlikte içeri girdi. Tüm hastaların durumu ile birlikte benim hastamı da anlattı ona. Sınıf arkadaşlarım ne yaptığıma baktılar. Hoca, arkasındakilerle çıkarken bir an durdu. Ne zamandır burada, bu halde olduğumu sordu. Tamam artık bırak dedi sonra. Pompayı bir başkasının eline tutuşturdu. Sonra beyin ölümü ile ilgili birşeyler anlattı. Pompanın yeni sahibi nefretle baktı bana.
Tamam artık, yolun sonu. Ölümüm bu çocuğun elinde olacak. Gidebileceğim artık. Hoşçakal.
Ertesi sabah kantinin kapısında karşılaşkım pompanın yeni sahibiyle. “Bıraktın değil mi? Yapmadın. Sadece gülümsedi bana. Acil odasında, bir gece önce yattığı boş yatağın başında vedalaştım onunla.
“Hoşçakal!”










25 Aralık 2011 Pazar

SANAT: SADECE ÇOCUKLARA..

Tüm bunları düşünmem ve yazmam, yani herşey; her Cuma olduğu gibi bu Cuma da kızımın okul çantasını açıp ödevleri ile birlikte hafta sonu okuması için okuldan gönderilen kitabı bulmam ve can sıkıntısından o uyuduktan sonra kitabı okumamla başladı. Bünyemde okuldan hafta sonu için gönderilen kitaplara karşı bir tür negatif duyarlılık zaten başlamış ve kendimce konuyu sessizce takibe almıştım ama bu hafta sonu iplerin koptuğunu söyleyebilirim.

Elbette ki çok küçük bir ihtimalle de olsa başımı ağrıtmak istemediğimden kitabın adını, sanını yazmayacağım. Bu küçücük hikayenin yazarı kariyeri boyunca birçok okulda edebiyat öğretmenliği yaptığını, çocuk öyküleri roman ve oyunlar yazdığını, bu yazdıklarından bazılarının ödüle değer bulunduğunu, TRT"de birçok oyununun yayınlandığını belirtmiş özgeçmişinde.Yazar; köyde yaşayan bir aile, oğulları - biz ona Ali diyelim- Ali"nin çok sevdiği köpeği ve buzağıları ile ilgili son derece sıradan bir hikaye anlatıyor ki sıradan olması elbette sorun değil. Bilindiği üzere yazının en iyi örnekleri sıradan hikayeler anlatır, önemli olan hikayenin nasıl anlatıldığı yani biçimdir. Sadece birkaç cümle paylaşacağım kitaptan.

" Ali annesine sokuldu, boynuna sarıldı, cilveler yaptı, onu öpücük yağmuruna tuttu,. Koparılması zor bir isteği olduğu zaman hep böyle yapardı."

Birkaç cümle sonra:

" Ali mışıl mışıl uyuyordu. Uyurken öyle sevimliydi ki... Uzun kirpikleri, ince dudakları, pembe yüzü annesinin gözüne bir başka gözüktü. Onu uyandırmaya kıyamadı. Bir süre oturup başında bekledi. Sonra eğildi, öpe koklaya hafifçe sarstı."

Şimdi " Ne var bunda, sevgi dolu bir aile işte" deyip benim algımda bir sakatlık olduğunu düşünebilirsiniz ki bunun gerçek olmasını içtenlikle dilerim ve sakatlığımla kesinlikle baş edebilirim. Ama ilerleyen sayfalarda Ali"nin babası annesine şöyle der ki bu söylemde sevgi dolu aileye gölge düşüren birşeyler var gibidir.

" - Amaan be kadın. Sana söz anlatmak öyle zor ki. Uzatma artık."

İştahı kabarmak, doymak bilmemek, sütten çatlayacak gibi olan memeler, süt dolu memelerin bacakların arasına sığmaması, buzağının annesinin memelerine saldırması, ineğin ise onun tüylerini kendinden geçercesine yalaması gibi ifadeler özellikle anne oğul arasında kitap boyunca uçuşup durdu.

Kitabın 7- 11 yaş için yazıldığı da hesaba katılıp bunun bir Yaşar Kemal romanı olmadığı düşünülürse bu ifadelerin bu yaş grubu çocuklar için biraz fazla olduğu söylenebilir mi acaba? Ki bu zorluğu kitabı kızımla okurken yaşadığımı, onun sürekli "anne burada ne demek istiyor? gibi sorularını yanıtlarken çektiğimi söyleyebilirim.

 Bu ifadeler içindeki "sakatlığı" benim adli bilimciliğim ve yazıda alt metin okuma pratiğimin aşırı gelişmiş olmasına yorsak bile en iyimser yorumla bu kitap gerçekten kötü yazılmış.

Birçok örneği gibi...

Çocuk edebiyatında iyi bir eserle karşılaşmak çok zor. Yazılmış çoğu kitap ya biçimsel olarak çok sığ, adeta çocukların uçsuz bucaksız hayal dünyalarını cahilce hiçe sayıyor, ya da kısa yoldan birşeyler öğretmek derdinde, didaktik söylemle birlikte sıkıcılığın sınırlarını zorluyor.


Tüm bu kitapları okurken ya da onlara kitapçılarda göz atarken biz yetişkinlerin çocukların hayatlarına temas ederkenki "üstünkörü" tutumumuzun izlerine rastlıyorum. Onları sık sık fiziksel olarak gelişmemiş yani küçük insan taslaklarıymış gibi değerlendiriyoruz. Çocuklarımıza yemek yedirme korusundaki manyaklığa varmış aşırı hassasiyetimizi onların hayatlarının diğer alanlarına göstermeyerek ikili bir tutum sergilemekte beis görmeyebiliyoruz. Tıpkı misafir geldiğinde kendi rahatımızı düşünüp onları mutfakta ağızlarına birşeyler tıkarak doyurmak, kendimizin asla giymeyeceği desenlerde, renklerde vs. zevksizce giydirmek, onları duymamak, onlarla gerçekten sohbet etmemek ama en önemlisi hayal güçlerini küçümseyip karınlarını doyururken ruhlarını beslemeyerek yaptığımız gibi...

Saki"yi bilir misiniz? Ben üniversite yıllarında bir dizi tesadüf sonucu bulmuştum onu. Asıl adı Hector Hugh Munro. Saki takma adını rubailerden almış. Enteresan bir adam. Çok tuhaf ama bir o kadar da şaşırtıcı ve güzel hikayeleri var. "Masalcı Amca" adındaki hikayesinde tam da bu durumla yani yetişkinlerin çocukların dünyasını algılayamaması ile kafa buluyor.




Hikaye bir tren yolculuğu sırasında mürebbiyeleri tarafından bir türlü susturulamayan birkaç yaramaz çocuğu susturmak için onlara son derece sıradışı ama hayal gücünün sınırlarını zorlayan bir masal anlatan bekar genç bir erkek yolcuyu ve elbette masalın kendisini konu ediniyor.

Ben 12 yaşındayken Bursa'ya TRT Çoksesli Korosu" sadece iki konser için gelmişti. Aynı gün bir matine bir suare. Ben profesyonel bir koroyu izlemeyi o kadar çok istiyordum ki babam her iki konser için de bilet aldı. Öğle saatlerinde olana yalnız gidecektim, akşamsa annem ve babamla birlikte. Gerçekten mutluluktan havalara uçmuştum. Bursa o zamanlar bugünkü gibi "küçük İstanbul" değildi, gerçek bir taşra kentiydi. Matineye gitmek için saatler öncesinden hazırlandım, en iyi kıyafetlerim olduğunu düşündüğüm kadife bir etekle beyaz bir gömlek giydim. - Gençken gerçekten çok kötü giyiniyordum, bu kötülüğün izlerini hala üzerimde görebiliyorum.- Ahmet Vefik Paşa Tiyatrosunun koltuklarındaki yerimi erkenden alıp heyecanla konserin başlamasını bekledim. Konser başladıktan yarım saat sonra koro üyelerinde gözle görülür bir gevşeme olmuştu. O anda partisi olmayanlar aralarında sohbet ediyor, hatta şakalaşıyorlardı. Bunun sebebinin matineye okulların yani çocukların gelmesi olduğunu akşam konserinde anladım. İzleyicilerin yetişkin olduğu akşam seansında öğle saatlerindeki korodan eser yoktu. Çocuk olduğumuz için bizi ciddiye almamışlardı. O anki kalp kırıklığımı hala hatırlıyorum.

Ama kitaplar konusunda gerçekten şanslı bir çocuktum. İyi kitaplarla karşılaştım. Okuduğum ilk çocuk romanını asla unutmadığımı bugün kızımla birlikte yaptığımız okuma sırasında gözlerim dolarak fark ettim. O kitabı onlarca kez okumuştum.

Bugün ayrıca bir okuma önerisi yapmayacağım. İlk önerim bulunması neredeyse imkansız da olsa çocukluğum un ilk romanı olan " Çocuklar Yönetimde"  Küçük bir araştırma yaptım kitap hakkında. Meğer kitap sosyalist bir çocuk romanıymış. İsveç"te bir anaokulunda çocukların sıkıcı oyun ve faaliyetlerden bıkması sonucu yaptıkları başkaldırıyı, anne baba ve öğretmenlerini rehin alışlarını kendimden geçerek okuduğumu hatırlıyorum. Bugün tekrar okudum kitabı. Neredeyse aynı hazzı aldım. Karin öğretmenin kendini tramvay olarak gördüğü rüya, gece ve gündüzün çekişmesi, yoğurt savaşları, kitabın sonunda kralın çocuklardan korkup pes ederek kaçması...
Yazarın adı Gunnar Ohrlander ama Gormander takma adını kullanıyor. Ktabın künyesine de göz attım. Erdal Öz yayına hazırlamış. Arkadaş yayınlarından çıkmış ve son baskısını 1976"da yapmış.

İlk fırsatta yazlık evimizin çatısını didik didik arayacağım. Kızıma okutmak için sabırsızlanıyorum. Ve elime alıp tekrar koklamak için.

İkinci önerim benim jenerasyonumda kitap okuyan her eski çocuğun tahmin edebileceği gibi Samed Behrengi.. Özellikle de Küçük Kara Balık... Defalarca kez baskısı yapıldığı için bulmak kolay. Geriye ilk kez ya da bir kez daha okumak kalıyor.




Çocuklar su katılmamış gerçek bilgelerdir. Büyürken bilgelik yok olur. Çocukken okuduğumuz gerçek kitaplar bilgeliğin anısını ya da izini ömür boyu içimizde taşımamızı sağlar. Ruhlarımızı inceltir, algılarımızı açar. Belki de biz yetişkinlerin yapması gereken tek şey en azından onları ağızlarından beslemek kadar iyi kitaplarla karşılaşmalarına yardımcı olmak.

Ve içlerindeki bilgeliğe, uçsuz bucaksız yaratıcılığa saygı ve hayranlık duymak...

20 Aralık 2011 Salı

SAĞLIK ÜZERİNE UYDURULMUŞ MİTLER: ÜŞÜME, DETOKS, ALERJİ VS...

İnanılmaz gelebilir ama hayatımda gerçekten üşüdüğüm an sayısı bir elin parmaklarını geçmez. O anları hatırlıyorum da, sanki üşüme tüm bedenimi ele geçirmiştir. İnsanın saçları üşür mü? İşte benim o anlarda saçlarım bile  üşür. Birçok insanı üşüten –pencerenin açık kalması, iki kapı arasında “cereyanda” kalma, “ vücudumun bir bölümüne,-genellikle bel bölgesidir burası – yel girmesi (ne demekse?) nedenlerle üşümem ben. Bu anlardan bir tanesini hatırlıyorum da, ortaokul yıllarında Uludağ’da yapılacak uluslararası bir kayak şampiyonasının açılışına işgüzar valinin emriyle kalabalık yapmak amacıyla götürülmüştük.  Bacaklarımızda ince çoraplar ve üzerimizde okul formasıyla sporcu kortejinin gelmesini beklerken, yarım saat sonra bir metre karın içindeki bacaklarımızı hissetmemeye başlamıştık. Yaklaşık üç saat sonra, üzerlerinde kaz tüyü montları, atkıları ve eldivenleriyle birlikte sporcular geldiğinde, morarmış dudaklarımıza ve birbirine çarpan çenelerimize şaşkınlıkla baktıklarını anımsıyorum. O gün gerçekten üşümüştüm. (Şimdi hatırladım da yine aynı valinin isteğiyle aşırı sıcak bir gün Naim Süleymanoğlu’nu karşılamıştık. Bu adamın bize bir kastı mı vardı acaba? Arkadaşlarımın yarısının sıcaktan bayıldığını hatırlıyorum. Bir de Ziya Ül –Hak karşılaması var ki onu hatırlamaya bile kalbim dayanmıyor.)

Konumuza dönersek...
Bugün artık üşümenin hayat alışkanlıkları ile ilgili olduğunu düşünüyorum hatta buna eminim. Hayatınızda kaç kez “Oğlum, kızım üşüyeceksin, üzerine bir şey giy, ayağına çorap giy, atkını tak!” cümlesini duyduğunuzu düşünsenize. Muhtemelen yüzlerce kez. Size adeta üşümeniz gerektiği öğretilmiştir.
Yaz aylarında sokakta yürürken gördüğüm bebeklere gerçekten içim acıyor. Otuz beş derece sıcakta üzerlerindeki örme orlon hırkalara, kapalı ağızlarına, üst üste giydirilmiş kalın çoraplarına şaşkınlıkla bakıyorum. Hatta bazen bakamıyorum çünkü tüm bu kılığın üzerine örtülmüş olan ve bebeğin hava alışını tamamen engelleyen battaniye ya da naylon örtülerden onları görmem mümkün olmuyor. (Bu vesileyle doğduğum günden itibaren bana hiçbir şartta atlet giydirmeyen anneme teşekkür ediyorum.)
Toplu taşıma kullanmayı seven ve destekleyen biri olarak, sırf diğer yolcuların bitmez tükenmez üşümeleri yüzünden otobüsü veye minibüsü terörize etmişliğim çoktur. Otobüslerde camlar Ağustos ayı dışında neredeyse hep kapalıdır. Dolmuş ve minibüslerin cam açma mekanizmaları zaten kullanılmadıkları, ya da bu ortamlarda pencere açmak şoförün yetkisindeymiş gibi iptal edilmiştir. Böyle taşıtlara bindiğimde benden başka havasızlıktan şikayet eden olmaz. Ben de önce nezaketle, ardından tüm yolcuların nefretini kazanma pahasına kavga çıkararak en az bir camı açtırırım.
Sonuç olarak üşümekten neden bu kadar korktuğumuzu hiçbir zaman anlamış değilim. Hasta olma ihtimalinin soğuk havadan değil, herkesin soluk alıp verdiği ve hava sirkülasyonu olmadığı için bakterilerin üremesi için ideal sıcaklıkta kalan otobüs olduğunu anlattığım yolculuklarım bile olmuştur.
Yine öğrencilik yıllarımda, sıkça yaptığım İstabul – Ankara tren yolculukları ise benim nadiren üşüdüğüm anları içerir. Trenlerde kalorifer yakmak devletin bir kurumu olan TCDD’de ancak üst yazı ile olabildiğinden Kasım başında trende donma tehlikesi atlatmışlığım, -o günü hatırlıyorum, bir adam soyunmuş vücudunu gazete kağıdıyla sarmış, üzerine kıyafetlerini yeniden giymişti.-, Mayıs ayında ise cayır cayır yanan kaloriferler nedeniyle baygın düştüğüm çok olmuştur. (Bu şartlarda bile kimse cam açtırmaz)
Aslında insanın üşümekten bu kadar korkması,  ya da hastalanma korkusuyla kendini kat kat sarması, bende vücudunu çok da ciddiye almadığı hatta önemsemediği izlenimini yaratmıştır hep. Aslında vücut çoğu kez akıldan ve duygudan bağımsız bir mekanizmayla çalışır. Beyninizdeki ısı ayanlama merkezine, damarlarınızın ortama göre genişleyip, büzülmesine güvenebilirsiniz oysa. Tıpkı detoksa yüklenen aşırı anlamdaki sakatlık gibi.
Bazı arkadaşlarım kendilerine zaman zaman kesinlikle postmodern bir trendden ibaret olan detoks programları uyguluyorlar. Çiğ sebzelerin ve bitkilerin sularını içeren iğrenç sıvılar içiyorlar. Bir hafta boyunca tuhaf şeyler yiyorlar, saunaya falan giriyorlar. Bunu da kötü yaşam biçimlerinin, beslenmelerinin, alkol tüketimlerinin, egzersiz yapmamalarının vücutlarında yarattığı kötü etkileri ve içlerinde biriken “zehirleri” atmak için yaptıklarını iddia ediyorlar. Hatta bunları planlayan ve öneren birtakım insanlara gidip ciddi paralar  ödüyorlar.
Ne mutlu bize ki vucuttaki gerçek detoks için bunlara ihtiyacımız yok, çünkü bu bizim irademize kalsaydı muhtemelen ölürdük. Karaciğer gibi bir organımız olduğu için şükretmeliyiz. Bunun yerine ilkokuldan beri hepimize öğretilen sağlığımıza dikkat etmekle ilgili aslında sihirli olmayan ve sıkıcı bilinenleri uygulayarak kendimize ve karaciğerimize yardım edebiliriz. Ama artık kimse sıradan doğrulardan hoşlanmıyor. Herkes mucize peşinde koşuyor.
Alerji meselesi ise biraz daha karmaşık görünüyor. Gerçek alerjinin varlığına, bunun hayatı çok kötü etkilediğine ve alerjinin mekanizması karışık ve kriterleri kesin olmayan yapısına inanmakla birlikte, varlığının özellkle birtakım kadınlardaki nevrozun dışa vurumu yada hastalığı hayat dinamiği yapmanın mükemmel bir örneği gibi algılıyorum. Gerek mesleğim gereği yaptığım alerji sorgulamaları, gerekse normal hayatımda gördüğüm “alerji vakaları” bana gerçekten biraz uzakmış gibi görünüyor. Artık azımsanamayacak kadar çok insanda – üzgünüm ama özellikle de kadında – sağlıklı olmaya karşı alerji olduğunu düşünüyorum.
Modern çağda hasta hekim ilişkisinde çok dillendirilmeyen bir özellik oluştu sanki. Özellikle internet yardımıyla kendisine tanı koymakta çok mahirleşen hasta, şikayetiyle –aslında kafasında kendine koyduğu tanıyla – hekime gidiyor. Artık hastaların hekimlerinin kararlarını ve hatta tedavilerini belirlemede gizil bir gücü var. Hastalar semptomları dayatıyor, hekimler zorlama tanılar koyuyor. Tabii kapitalist sistem ve onun vazgeçilmez unsuru olan ilaç firmaları da bu durumu çılgınca pompalıyor. Sonuçta kehanet kendini gerçekleştiriyor.
Üşüyün birşey olmaz, kendinizi dinç hissedersiniz, bir bakmışsınız artık üşümüyorsunuz, Terli terli su için böylece terleyerek kaybettiğiniz sıvıyı yerine koymuş olursunuz. Camları açın, havalansın bulunduğunuz ortam. Özel sağlık sigortanız var diye poliklinik poliklinik, doktor doktor dolaşmayın.
Çocuklarınız ve siz hastalanın ayrıca. Sizi öldürmeyen güçlendirir derler ya. Bırakın vücudunuz baş etmeyi öğrensin.
Kısacası vücudunuza güvenin. O işini bilir...

* Okunmazsa birşey kaybedilmeyecek kitap önerileri
Ruh Üşümesi - Adalet Ağaoğlu


6 Aralık 2011 Salı

KLASİK MÜZİK ÜZERİNE FİKİR UÇUŞMALARI 1

Üzgünüm.


Öleni yazıyla anmaya kalkanların hep düştüğü tuzaktır onu anlatırken aslında kendilerini anlatıyor olmaları..  Hayatta kalanların bencilliklerini ölüm karşısında bile rafa kaldıramamaları.. Bu yazıları okumak beni çileden çıkarır.. Ama şu an, bu tuzağa bile isteye düşeceğim.

Onu bir kez dinleme fırsatım olmuştu. Aynı gün içinde bir prova bir de konser.. Kuliste tüm zarafetiyle gülümseyerek bakmıştı bana fotoğrafını çekerken. Ölümünü duyunca içimde birşey sızladı.

O günü ve onun konserini düşünüyordum en son.. Bir bakmışım ki üç beş yıl önce beni elimde fotoğraf makinesi, şehrin senfoni orkestrasının kulisine, sahne arkasına, provalarına götüren düşünceye varmışım.

Bugün biraz kolaya kaçıp, birkaç yıl önce yazdığım bir yazıyı kopyalıyor sonra da "Klasik Müzik Üzerine Fikir Uçuşmaları 2" nin düşünsel ısınma turlarını atmaya başlıyorum.


                   “SHINE’DAKİ BAŞROL”ÜN SURETİ *

Deliliğin uzun ince yoluna girmiş kişi, hele bir de o yoldan geri dönmüşse, —ki bu durumda biz ona yarı-deli diyebiliriz— “normal” olduğu tescilli olanları hem korkutur hem meraklandırır. Geri dönmüş olduğu için meraklandırır, geri dönüş vizesi aldığına göre, normal kişi onunla iletişim kurabilecektir. Onun hareketlerini izlemek, arada öte tarafa kaydığı anları tesbit etmek keyiflendirecektir onu. Tehdit de yoktur ne de olsa, normal insanlar güvende olmak ister. Eğer karşısındaki yarı deli değil de gömleğiyle dolaşan bir komple deli olsaydı, hiç düşünmeden, bir refleks sonucu karşı kaldırıma çoktan geçmişti. Belki ona göstermemeye çalışarak dönüp bakardı, o kadar. (Deliler bu bakışlarla dalga geçmeyi nasıl da iyi bilir, normaller bunu gözden kaçırır oysa.) Normalin, adımlarını hızlandırmış, konumunun ayrıcalıklarını içinden sayarak rahatlayan kaçısında onu arkasındakiyle eşitleyen bir şeyler yok mudur?

Yarı-deliyi, yani normallerin erişemeyeceği o kör noktaya gidip ölmüş, sonra mucizevi biçimde dirilip oradan bir şeyler alarak geri dönmüş kişiyi izlemek neredeyse herkesi rahatlatır. Çünkü onu izlerken, öldükten sonra ne olacağının bilgisine ermenin imkânsızlığı yok oluverir. Ne de olsa bir kez ölmüştür o, varlığıyla mucizenin teminatıdır. Geri dönerken, normallerin elinde olmayan o ne olduğu açıklanamaz şeyi getirmenin rahatlığıyla bakar bir an, delip geçerek... Korkutan işte onun bu bakışıdır, güldürerek rahatlatansa, bize “henüz hayatta” olduğumuzu hatırlatması...

Kendini izlettirme peşindeki filmlerin, delilik halleri ile ilgili temalara yakın durması şaşırtıcı olmasa gerek. Hollywood usulü şipşakçılık formüllerinden biri. Dâhi-deli sokağına rehberli turlar son derece güvenli ne de olsa, egzotik yoksul ülkelere giderken aşı yaptıran soylular misali böylesi filmleri izleyenler, ışıklar yanıp da perde çekilince güvenlik dolu site-yuvalarına döneceklerdir, tehlike yoktur. “Shine” da böyle filmlerden biriydi; bir piyanistin şizofreni ile manik depresif bozukluk arasında salınan hayatını anlatırken, David Helfgott’u da filmdeki aslı ve hayattaki sureti olarak ikiye bölüveriyordu.



Bu akşam Lütfi Kırdar Kongre Merkezinin konser salonunda Shine’daki adamın provasını izleme ayrıcalığım var, iki konserinin fena halde cüzdan yakan biletleri satışa çıktığı gün tükenmiş, oysa ben kucağımdaki fotoğraf makinesinin bana sağladığı ayrıcalık sayesinde en ön koltukta oturmuş, filmde Geoffrey Rush yüzüyle izlediğim David Helfgott’un provasına başlamasını bekliyorum. Şaşırtıcı biçimde onun mu Geoffrey Rush’a benzediğini yoksa aktörün m ona benzetildiğini çıkaramıyorum. Çocuk adımlarıyla piyanosunun başına geliyor. Hastalığının derin kuyusundan geri dönerken müzikle birlikte dokunuşu da yanında getirmiş olmalı, sürekli temas etmek istiyor, belki bir bakıma düşmemek için bir duvara tutunmak... Çalmadığı her an orkestra üyelerine sarılıyor, çaldığı anlardaysa belli ki hiç bitmesin istiyor. Çalarken bütün kalabiliyor çünkü, dağılmadan ve düşme tehlikesi duymadan. Bir anda kanım kaynıyor ona ve zorlukla durdurduğum bir itkiyle “Hemen onu buradan götürün, bütün salon ona gülecek yoksa” demek geçiyor içimden.

 Makineyi elime alamıyorum, onun parmağının hareketleri beni hareketsiz bıraktı. Deklanşör sesinin bütünlüğünü bozacağından korkuyorum, bir ufacık tık’la dağılıp gidebilir. Ürkerek birkaç kare çekiyorum. Bana bakmıyor ama o sesi duyduğuna eminim. Prova bittikten sonra yerinden kalkıyor, gülerek, el sallayarak, önündekileri sarılıp öperek sahneden ayrılıyor.



Konserin programı belli, filmde kullanılmış bütün eserler çalınacak. Ve elbette filmin piyanistle birlikte ünlendirdiği Rachmaninoff’un “3. Piyano Konçertosu” da. Film zaten “dünyada çalınması en zor eser” etiketini yapıştırmış ona, yargısını bir cümlede sorgulamadan kabullenmeye hazır, hazıryiyenlerin kafasına baskı unsuru gibi nakşetmiş. Geriye bu güç gösterisini ya da rekor denemesini izlemek kalıyor.

Konserin başlamasına on beş dakika kala, sahne arkasındaki dar aralıktan geniş salonu izlerken, orada neler olduğunu anlamaya çalışıyorum. Tek bir boş koltuk yok, birazdan bin yedi yüz kişi karşı kaldırımdan onu seyredecek. Kültür histerisinin kendini çoğaltan ve güçlendiren etkisiyle kendilerini bu salonda bulmuşlar. “Shine”daki başrolü kanlı canlı dünya gözüyle bir görmek, filmin sağlamasını yapıp rahatlamak istiyorlar. David Helfgott, üzerinde parlak kırmızı gömleği sahnede beliriyor. Kızarıyorum, yüzüm onun gömleğinin renginde, bu renkte mi eşitleneceğiz? Mümkün mü? Çekinmeden onunla konuşabilecek olsaydım eşitlenebileceğimizi kanıtlardım belki.  Salon alkıştan yıkılıyor, Helfgott alkışlandıkça zıplıyor, zıpladıkça daha çok alkışlanıyor. Sevimli, yaramaz bir yaşlı-çocuk. Koşarak sahneye girmek, onu elinden tutup oradan çıkartmak ve rahatça yaşayabileceği bir düzenin içine yerleştirmek istiyorum. Artık bunun bir konser değil bir gösteri olduğunun farkındayım. Ama o bir gösterinin içinde olduğunun farkında mı? Gösteri onun için ne anlam ifade ediyor? Bu gösteriyi hiç görmemiş olmak için bilet fiyatının iki mislini ödemeye hazırım, ama çok geç artık.

Deha ve delilik gerçekten her zaman yanyana mı? Virtüozite dehanın neresinde ikamet ediyor? Kendi içindeki kuyudan geri dönerken yanında “yarattığını” getiren kişiye ne diyeceğiz? Filmin yarattığı etkiye son cilayı çeken basın bültenleri bu şüpheleri —gerçi kimse şüphe içinde görünmüyor— bir kalemde yok ediyor. Efsane dâhinin geri dönüşü ve onun aklını alan Rachmaninoff’la tekrar hesaplaşması aynı cümle içinde kendine yer buluyor. Ama yaptığı Rachmaninoff kayıtları belli ki yaratılmak istenen etkiye ters düşecek.

Birilerinin hastalıkları, sakatlıkları hakkında konuşurken seslerimizi alçaltıp, elimizle ağzımızı kapatan bizler, bir filmle hayatı, piyanistliği hatta hastalığı ile ilgili tüm derinliği yok edilerek karikatür haline getirilmiş birinin, reklâm kampanyaları ile posasının çıkarılmasını seyrederken aslında ne seyrettiğimizin farkında mıyız? Hayatta olduğumuzu, “ölmemiş” olduğumuzu mu hatırlatıyor bize izlediklerimiz, yoksa onda olduğunu sandığımız ama bizde olmayan dehaya duyduğumuz kıskançlık, yaşadıklarının sekellerini izlerken nötrleniyor mu?
Kafamdaki sorularla tam onun önünde duruyorum. Ben sahne arkasındayım, o sahnede. Aramızda kalın bir duvar var, ama salondan gelen kahkahaları duymama engel olamıyor. “Shine”daki başrolün sureti sadece bu soruları sordurturken bile ağır bir bedel öüyor. Acaba David Helfgott beni anlar mı? O bizi anlamazken biz onun çaldığı Rachmaninoff’u nasıl anlayacağız?  

* Bu yazı Express dergisinin 109. sayısında yayınlandı. Editörlerinin müthiş yaratıcılığı ile "Normallerin Hezeyanı" başlığı atılmıştı.  Bu arada Express ve Roll kapanmadı, benim için hala yaşıyorlar.

*Okuma Önerileri
Son Nefesim - Luis Bunuel (Afa Sinema)

*İzleme Önerileri
Meeting Venüs -İstvan Szabo 1992

*Dinleme Önerileri
Tannhauser - R. Wagner




26 Kasım 2011 Cumartesi

İKEA"NIN KURŞUN KALEMLERİ VE DEPREM

İkea"yı sever misiniz? Ben oraya bayılıyorum. Çünkü içeriye adımınızı attığınız andan itibaren, uzun süreli bir alışveriş sırasında gereksinim duyacağınız her türlü sorunun çözümü üzerine kafa yorulmuş izlenimi veriyor bana. Çocuğunuzu oyun alanına bırakabilir, acıktığınızda yiyecek bulabilir, yorulduğunuzda teşhir ürünlerine oturabilir ya da yatabilir, evinizi ölçüp geldiyseniz almayı planladığınız eşyayı orada ölçer, kodunu adını sanını sizin için mağazanın çeşitli yerlerine serpiştirilmiş kağıtlara hemen yanlarında deste deste duran kurşun kalemlerle not edebilirsiniz.

Geçenlerde bir arkadaşım bu kalemlerle ilgili birşey anlattı.


İkea, Türkiye"nin büyük kentlerine ilk kurulduğu dönemlerde, bu kalemlerin, dünyadaki diğer İkea mağazalarına göre anlamlı bir farkla tükendiği fark edilmiş. Sadece birkaç küçük not almak için tasarlanmış, kullanırkan kağıdın üzerinde katır kutur sesler çıkaran ve amaçlanan kullanımın kısalığı ile paralel kendi boyu da kısacık olan, gerçekten iki satır yazmayı denerseniz baş parmağınıza kramplar girmesine neden olan bu kalemcikler Türk müşterilerin ilgisini fazlasıyla çekmiş. Kalemlerin en önemli özelliğinin "bedava" olmaları olduğunu da eklemek gerek elbet.



Bu bilginin beni gerçekten çok çarptığını ve üzerine düşünülmeye değer bize has toplumsal bir davranış biçimi veya hastalığın küçücük bir göstergesi olduğunu birkez daha fark ettiğimi söylemeliyim.

"Birkez daha" diyorum çünkü artık geride kalmış olsa da sözü geçen hastalığın çok daha yoğun ve acımasız seyrettiği yaşamsal formlar içinde bulunmuşluğum var.

Üniversitenin klinik öncesine ait yıllarında tüm tıp ve dişhekimliği öğrencilerinin kabusu olan bazı derslerden -mesela patolojiden- vasat olarak değerlendirilebilecek eğitim hayatıma tamamen aykırı olarak fahiş bir notla geçtim. (97) Bunu ise kaldığımı kız yurdunun hamamına borçluyum.

Gerçekten...

Tüm nüfusu 1200, oda nüfusu ise 11 olan yurtta yıkanma sistemini özetlemeliyim önce...

Öncelikle sene başında odaya, en büyük boyundan bir leğen alınır. Üzerine oje marifetiyle oda numarası yazılır.



Yurtta sıcak su haftada üç gün saat 19:00 -21:00 saatlerinde verilir. O günlerin sabahında oda sakinleri kimin akşama banyo yapacağını konuşur, banyo yapacaklar arasında dersi erken biten birine "leğen bekçisi" olarak karar kılınır. O kişi öğle saatlerinde yurda gelir. Odanın leğenini alıp hamamda uygun bulduğu bir kurnaya koyar. Ancak koyduğu kurna çok önemlidir, çünkü kurnaların üzerindeki sıcak ve soğuk su musluklarının ya biri ya her ikisi genellikle bozuktur. Ya sadece soğuk su akıyordur, ya da musluk sıcak buhar püskürtüyordur. İki musluğunn da çalıştığı bir kurnayı seçmek leğen nöbetçisinin görevidir ve ne yazık ki sıcak su musluğunu denemek borulara sıcak su verilmeden mümkün değildir. Önceki banyolarda hamamı iyi gözlemek gerekir.

Sonra nöbet başlar. Saat 13.00 - 19.00 saatlerinde bekçi leğenin başında oturur ve tuvalete gitmek ve kısa kantine gidişler dışında oradan ayrılmaz. Çünkü ayrılırsa başka bir leğen bekçisi gelir, sizin leğeninizi tekmeleyip, kendi leğenini koyar kurnaya. Sorumluluğunuz ağırdır kısacası.

İşte ben o yıllarda kurna başında çok ders çalıştım. Bu hikaye şimdi bana sevimli hatta komik geliyor ama o zamanlar çok acı çekmiştim. 

Hatta bu hikayelerin daha sevimsizini ve acısını kocamın askerlik anılarında dinlemişliğim var. Bölüğün yemekhanesinde çorba çıktığı günler, kaşıkların ortadan yok olup sadece çatal verilmesi, ya da altı kişilik yemek masalarının üzerine askerlik günlerinin altın değerindeki yemeği pirinç pilavından sadece iki tabak koymak gibi, kişinin egosunu yoketmeye, kişiliklerinin ise arkadaşı tarafından "ezdirilmesine" neden olacak akıl almaz hikayeler...

Ama öğrencisine banyo yapmayı, askerine adam gibi bir tabak pilav yemeyi reva görmeyen devlet, ara ara yaptığı gıda, yakacak yardımlarıyla sanki gönül almak istemektedir. Ancak bunu da bir ön şartla yapar: İzdiham





Sonuçta hamur gibi yoğrulup bir kıvama gelmişizdir. İçimize bir şekilde bir duygu ekilmiş, bu ekilen dallanıp budaklanıp bir yerlerimizi ele geçirmiştir. (Bunun sosyal ya da ekonomik sınıf kavramıyla hiçbir ilgisi olmadığını da söylemek gerek, hepimiz dandik kuru pasta, meyve suyu masalarının önünde itişen akademisyenler, beş yıldızlı otellerin açık büfelerinde kendinden geçen zengin insanlar görmüşüzdür.)

Artık henüz hakkımız yenmeden hakkımız yenmiş gibi hissedip davranmaya hazırız.

Marmara depreminde bir sivil toplum  kuruluşu benim de içinde olduğum bir grup diş hekimini Yalova'ya yollamıştı. Henüz deprem olalı on gün olmuştu ve bir çok yer gibi diş klinikleri ve hastaneler de yıkıldığı için depremzedelerin diş hekimi hizmetine ihtiyacı vardı. Acil ve ağrılı hasalara bakmıştık orada ve bize sponsor olan bir diş macunu firmasının ürünlerini dağıtmıştık. Diş macunu ve diş fırçası almak isteyenlerden  bazıları ezilme tehlikesi atlattığında çok şaşırmıştım. Bugünse Van'da çadır tırlarının yağmalanmasına, kimsenin evinden ve eşyalarından ayrılmamak için evinin bahçesine çadır kurmasına, ihtiyacından çok çadır almasına, hala çadır bekleyenler olmasına şaşıramıyorum.



Basında olan biteni izleyip, cık cık diye kafamızı sallayarak eleştirdiğimiz bu tablonun içinde kendimiz olsak, nasıl davranacağımızın garantisini verebiliyor muyuz?

Atalarımızın bize aktardığı göçerlik ya da aç kalma tehlikesi midir, reaya olmanın etkilerini üzerimizden atamamak mıdır yoksa ne yaparsak yapalım yerleşik devlet geleneğininin bizi adam etmeye ahdetmesi midir bilinmez. İkea"nın bedava kurşun kalemi ile fazla çadır almanın altında aynı duygunun tohumu vardır.

Belki bu topraklarda yaşamak biraz da böyle birşeydir...

*İzleme Önerileri
Dogville - Lars Von Trier 2003
Ayazda Bir Yürek -Claude Sautet 1992

* Okuma Önerileri
Büyücü - John Fowles (Ayrıntı Yayınları)


*Dinleme Önerileri
Do You Recall? - Royal Wood (The Waiting)

15 Kasım 2011 Salı

ÇİFT OLMAK, ÇİFT OLMAYI ZORLAMAK VEYA FOLİE A DEUX

Bu yazı, sonunda mutlu bir çift olmanın sırrını verecek sevgili okur...

Çift olmuş iki kişi sayesinde doğuyoruz, bir çifti izleyerek büyüyoruz, çift olmayı hayal ediyoruz, öğreniyoruz, bizi çift yapacak kişiyi arayıp duruyoruz, bulduğumuzu sanıp başarısız oluyor ama yine de yılmıyoruz, birgün kendimize göre bir nedenle birinde karar kılıyoruz.. Artık tebrikleri kabul edebiliriz.

Ait olma isteği, duygusal korunaklılık, öğrenilmiş davranılmış kalıpları, toplumsal bilinçdışının dayatmaları, ekonomi, çocuk sahibi olma dürtüsü vs.. Her ne isim koyarsak koyalım bu sistem hala çökmediğine göre daha iyi bir alternatif yok gibi görünüyor.

Peki gerçekten mutlu kaç çift tanıyoruz? , "Kol kırılır, yen içinde kalır." mottosunun en geçerli olduğu, çift olmanın güvenli ama bir o kadar da gizemli suları, seyircilerin bile fark edebileceği kadar bulanmışsa acaba bu çiftlik hali sandığımız kadar matah birşey olmayabilir mi?



Fotoğrafın 1945'de çekildiğini sanıyorum. Kadın mutlu ve gururlu görünüyor. Adam kocaman eliyle onun bileğini tutmuş. Şık giyinmişler. Acaba birkaç saniye önce ne konuşuyorlardı?

Bunu bilemeyiz ama ben son onbeş yıllarında ne konuştuklarını gayet iyi biliyorum. Hiçbir şey..
Hatta birbirlerinin yüzünü hiç görmeden aynı salonda televizyon seyretmenin bir yolunu bile bulmuşlardı. Annennemin koltuğu sobanın tam arkasındaydı ve sobanın kapağı dedemin koltuğunun anneannem tarafından asla görülemeyeceği şekilde yaz kış açıktı. Mükemmel bir ev içi yerleşim...
Dedem öldüğünde anneannem benim beklediğimden çok daha fazla ağladı. O zaman neden bu kadar üzüldüğüne çok anlam verememiştim ama şu an ortak yaşantı ne kadar sağlıksızsa yas sürecinin de o kadar sağlıksız geçtiğini biliyorum. Ve anneannem dedemin yokluğuna benim tam da beklediğim gibi çok hızlı alıştı. Şu an hayatının en güzel yıllarını onun ölümünden sonra geçirdiğini söylüyor ve öldüğünde onun yanına gömülmeyi kesin bir dille reddediyor.

Geçen sabah yürüyüşe çıktığımda şık giyinmiş, kırklı yaşlarında, işe gitmek için arabasına binmek üzere olan bir adam gördüm. Önünde durduğu evin balkonundan karısının adını çağıran sesine doğru döndü. Kadın havanın serin olduğunu üzerine birşey isteyip istemediğini sordu kocasına. -Bu arada hava kesinlikle serin değildi ve adam havaya son derece uygun giyinmişti.- Adam sertçe ama yarım ağız hiçbir şey istemediğini söyledi kadına ve arkasını dönüp arabasına binerken tüm mimik kaslarıyla kadına sinir olduğunu gösterdi. Buna şahit olmanın kalbimi kırdığını yürüyüşün ilerleyen dakikalarında fark ettim. Önce adama iyi niyetli karısına sinir olduğu için, sonra da kadına elleri hep adamın üzerinde olduğu için kızdım. Biliyorum, küçücük bir andı, ama ilişkinin sırları önüme dökülmüştü sanki. Tıpkı yaşamın küçük yalnızlık darbelerinden oluştuğu gibi (Roland Barthes), bir ilişki de sinir bozucu küçük anlar tarafından belirleniyor olabilir miydi?

Aşkla, heyecanla, kalp çarpıntılarıyla başlamış ilişkiniz, onu görmek için yollar aşan, merdivenleri beşer beşer çıkan, uykusuz kalan siz artık değişmişsinizdir ve eğer şanslıysanız bunun farkına varmayanlardan olacaksınız. Ama yine de içinizde bir yer, işlerin çok da yolunda gitmediğini bilecek. Nedenleri çok önemli değildir - ki kadınlar bunu çok önemser - ilişki ya da çift olma hali olarak tanımladığınız şey amorf, anlamsız, sınırları belirsiz, ikili duyguları içinde saklayan, zehirli bir hal alıvermiştir işte...


Ben Bakırköy meydanında üzerlerinde bu tişörtlerle yürüyen bir çift gördüm.

Bu görüntü beni yıllar öncesine götürdü, yaşadığım semtin meczup çiftini ve onlara ait bir anı gördüğümde hissettiklerimi- gördüğüm hiçbir şey beni böylesine keskin, derinden ve bir anda yaralamamıştı - hatırlattı.
Kadın orta yaşına yakın, adamsa ondan biraz daha gençti ama o kadar hırpalanmış ve bizim tanıdığımız dünyanın dışına çıkmışlardı ki, yaşlarını tahmin etmeye çalışmak bile nafile bir çabadan öteye gidemiyordu. Saçları kirden keçeleşmişti, kadın sık sık gebe kalıyordu. Onları konuşurken hiç görmemiştim. Beni geriye götüren o an... Kadın kaldırımda oturmuştu, adamsa ona sigara içiriyordu.

Hiç aralarında, isim koyamadığınız ama sinirinizi bozan, tuhaf ve sarsılmaz bir bağla adeta tüm dünyaya kafa tutan bir çift tanıdınız mı? Tek tek harika insanlar olduğunu ama yanyana çekilmez olduklarını düşündüğünüz... Birbirlerini pohpohlama konusunda hiçbir fırsatı kaçırmayan, ortak yarattıkları düşünce sistemi içerisinde sanki dünyanın ve hayatın tüm sırlarını çözmüşçesine rahat ve hatta bunu etraflarına küstahça dayatabilen..Ara sıra kavga ettiklerinede bile size sağ gösterip sol vurarak her zaman her şartta birbirini seçen.. Çok sıkıcı değil mi? Ama onlar çoktan "ideal çift" payesini almışlar.

Ancak ilişkilerinin dinamiğinin bir ucunda sevgi ve hayranlık varken diğer ucunda nefret ve öfke olduğunun kendileri bile farkında değildir. Öyle de olması gerekir zaten, ilişkinin sarsılmazlığı buradan gelir.

"İkiz delilik" ya da paylaşılmış psikotik bozukluk çiftin taraflarının birbirine yakın kişiler olduğu, bu kişilerin aynı sanrı sistemini paylaştığı ve en klasik alt tipinde etkin kişinin sanrısını edilgen olana aktardığı bir bozukluk. Bu tanımı ise psikiyatristlerin el kitabı yapıyor.



Böyle bir çiftin zamanında memleketin kaderini belirlemiş olması ise ayrı  bir yazı konusu olabilir.


Bu çiftleri görürseniz hemen kaçın..

Birine aşık olmak, aslında aşık olunan kişiyle çok da ilgili değil bana göre. Bu hissi birincil olarak üreten kişi, henüz olaya aşık olunanı dahil etmeden yani bir ilişki başlamadan önce aslında daha mutlu değil midir? Uykusu kaçmış, yemeyi içmeyi unutmuş, çenesi düşmüştür ama yaşam enerjisi yenilenmiştir. Renkler, kokular, görüntüler daha keskindir sanki, daha genç, daha güzel, daha yakışıklı hissediyordur kendini. (Bir tür regresyondur bu gerçekte, ilk aşka ya da çocukluğa doğru)
Ama aşık bununla yetinmez, oburca daha fazlasını ister, aşık olunanı bu hisse dahil eder ne yapıp edip.. İşte o zaman adına ilişki denen, ne idüğü belirsiz şey başlayıverir.
Bu yüzdendir ki aşık aslında en mutlu olması gereken anda yani duygusunu deklare edip karşılığını aldığı anda umduğu mutluluğu bulamadığını fark eder. Ne yapacağını bilememek, sanki bir boşluğa düşmüş gibi hissetmek bu yüzdendir işte. Aşkın güvenli sularından çıkmıştır  aşık..

İlişki başka bir şeydir kısacası...

Şimdi mutlu bir çift olmanın sırrına gelelim.

Aşkın güvenli sularından çıkıp -bir anlamda sudan çıkmış balığa dönüp- ilişkinin bilinmezliğine doğru adım atarken içinizdeki aşkın bir kısmını kendinize saklayın. Aşık olduğunuz kişiyle aranıza reel olmasa da duygusal bir mesafe koyun. Bu aşkın aslında sizinle, kendi üretiminizle ilgili olduğunu hiç aklınızdan çıkarmayın. Karşınızdakini duygusal olarak rahat bırakın, bırakın ki o da kendi aşkını korumanın ve yaşamanın bir yolunu bulsun. Bunu yaparsanız ona duygusal bir alan açmış olacaksınız.

Oburluk etmeyin...

*İzleme Önerileri
İnsan Yüreginin Haritası - Vincent Ward -1993
Out of Africa - Sydney Pollack  - 1985

* Okuma Önerileri
Dert Yorumcusu - Jhumpa Lahiri Everest Yayınları 2000
.